| Чlыщылэ / ЩlЫlШЫЛЭ 2010 |
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
GAZETELER - ZEITUNGEN |
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
| |
Sakın hürriyetini isteme büyüklerin oyuncağı olursun, sense o küçücük varlığından olursun. En iyisi sen saklan, öyle bir saklan ki bilmesinler varlığını, görmesinler seni...
laleertus@gmail.com
Çeçenler: Hayalet yaşamlar LALE ERTUŞ (1)
Her şey bağımsızlık hayaliyle başlamış Çeçenistan'da, ama haddine mi bağımsızlık? Bulmuş kendini koskoca bir oyunda küçücük bir piyon olarak...
1991 yılında Çeçenistan'da Cahar Dudayev'in bağımsızlık ilan etmesinin ardından önce bir sessizlik olmuş, ardından 1994 yılında ı. Çeçen Savaşı başlamış. Ama günümüzdeki her savaş gibi bu savaşta da sadece iki taraf yokmuş. Bazılarının da gölgesi varmış...
Önce Vahabiler girmiş işin içine. Çeçen halkına zararlarını hiç hesaba katmadan tutmuşlar Çeçenistan'ın yolunu. Başlangıçta kucak açmış Çeçenler Vahabilere. Hiç sorgulamamışlar "Bu adamlar niye burada, Ne işleri var?" diye. "Müslüman kardeşlerimizdir" diye düşünmüşler. Belki de acı içerisindeki her milletin yapacağı gibi kendilerini kandırmışlar. Sonrası Suudi Arabistan'da eğitim verilmek üzere 12-15 yaşlarındaki çocukları kaçırılmış. Ardından El Kaide desteği ve BESLAN...
Kendilerini hiç anlamadıkları bir hikâyenin ortasında bulmuşlar. Sonuçta Vahabiler en çok Rusya'nın işine yaramış. Aşırı İslami hareketten korkan dünya Çeçenistan'ın çığlıklarına kulak tıkamış. Birçoğu Çeçen baskılarına dayanamayıp ülkelerini terk etmek zorunda kalmış...İSTANBUL'DA BİR MÜLTECİ KAMPIİstanbul'un lüks semtlerinden birinde, Fenerbahçe'de bir mülteci kampı olduğunun pek az insan farkındadır. Sanki o lüks görüntüyü bozmamak adına bir köşeye saklanmışlar, yıllardır onları rahat bırakmayan korkuları, bu küçük kamplarını da gizlemiştir.Adımını attığın anda farklı bir zamana, farklı bir mekâna girmiş gibi hissettiren, derme çatma sekiz - on metre karelik barakalardan oluşan bu kampta savaş sebebiyle Türkiye'ye gelen birçok Çeçen, hayalet yaşamlara mahkûm oluyor.Sanki yoklar gibi, Türkiye'ye hiç gelmemişler, burada hiç olmamışlar gibi... Okula giden çocukları sınıfta olsalar bile, öğretmenleri yoklamayı okurken isimleri duyulmuyor...
Hayata tutunma çabaları onları "sanki var gibi"den öteye götürmüyor... Ama o var olmaya çalışan bedenlerinden, acılarla yoğrulmuş hayatlarından düşüncelerine, taban keselerine bolluk çıkarmaya çalışanlar hiç eksik olmuyor...
Hasan Amca, İnsanların acılarından olanaklar yaratmak nasıl bir vicdan gerektirir? Acaba bunları yapanlar, yaptıklarının ne kadar farkındadırlar? Savaş başladığında Kazakistan'da olan Hasan Amca, Çeçen karşıtı propaganda yüzünden malını mülkünü bırakıp Çeçenistan'a dönmeye zorlanıyor. Orada babasının evine yerleşiyor. Bombardıman artınca Grozni'den kaçmaya karar veriyor. Kaçarken kontrol noktalarından birisinde Rus askerleri tarafından tutuklanıyor ve ıoo gün boyunca işkence görüyor. Hasan Amca ve arkadaşları artık öldürülmeyi beklerken, kampa yeni getirilen gençler onların hayatlarını kurtarıyor. Rus askerleri onlarla uğraşmaktansa gençlerle ilgilenmeyi tercih ediyor, Hasan Amca ile birlikte 8 ihtiyarı, işkence mekânı olarak kullanılan bu trenden atıyorlar. Onlarsa trende kalan gençlerin arkasından bakakalıyorlar.
Eve döndüğünde, belki de o trende ölmüş olmayı istemesine neden olacak eşi ve iki oğlunun ölüm haberini alıyor. "Duvara yaslayıp ateş etmişler" diyor. Ona da babası anlatmış bunları. Acısı deşilmesin diye içim el vermiyor daha fazla soru sormaya... Ondan sonra yıllarca babasının evinin bodrumunda saklanıyor. 1999'daki 2. Çeçen Savaşı'nda yaralanınca tedavi olmak için Gürcistan'a gidiyor. Orada Birleşmiş Milletler'in kampına yerleşiyor. Şartlar kötüymüş Gürcistan'da, ama Birleşmiş Milletler görevlilerinin verdiği bir belgesi varmış elinde. İşte bu noktada hiç olmayacak bir şey oluyor. Türkiye'de bir partinin gelecek seçimler için yürüttüğü parti propagandası Hasan Amca'yı da içine katıyor. Bundan Hasan Amca'nın haberi yok... Gürcistan'da, dönemin Liberal Demokrat Parti Başkanı Besim Tibuk ve yardımcısı İbrahim Kirle bulmuş Hasan Amca'yı.
"Gürcistan'ın durumu iyi değil, göçmenlere iyi bakmıyorlar. Türkiye'ye götürüp sana orada yer ve evraklar vereceğiz. Orada kalacaksın. Tedavi de ettireceğiz" demişler.
Hasan Amca ile birlikte 106 kişiyi de İkna etmişler. Çoğunun pasapordarı yokmuş. Onlara pasaport çıkartılmış. Birkaç otobüs kiralanmış ve 106 kişinin Türkiye'ye girişi yaptırılmış.
Önce Aksaray'da bir otele yerleştirmişler ve bir ay sonra otelin boşaltılması lazım diye çıkartılmışlar. Bir kısmını Fenerbahçe'deki kampa getirmişler. Bir kısmına da ev kiralayıp birkaç ay daha yardım ettikten sonra bırakmışlar. Ondan sonra da zaten Liberal Parti'den ne arayan ne soran çıkmış.
Hasan Amca için de tam bir esir hayatı başlamış. Gürcistan'a tekrar dönemediklerinden, diğer gelenler gibi Gürcistan'daki hakkını da kaybetmiş Böylece yapayalnız kalakalmışlar Türkiye'de. Şimdi sadece kampı bilen bazı insanların yardımıyla geçiniyorlar.
Hasan Amca'nın artık kendisine bile faydası yok derken, ona yardım toplayacağız diyerek kampa gelen üç kişi Hasan Amca'dan bazı belgeler alıp fotoğraflarını çekiyor. Sonra da ortalıktan kayboluyorlar. Bir zaman sonra Hasan Amca'nın hastanede karşılaştığı birisi ona verdikleri yardımın gelip gelmediğini soruyor. Anlaşılıyor ki bu üç kişi Hasan Amca adına camilere gidip para topluyor.
Bekleyişle geçen sekiz yıl
HASAN Amca'nın hikâyesini dinlerken, bana çeviri yapan kamp sakinlerinden Tamerlan, 8 yıldır insanların burada kalmaya direnmelerinin bir sebebinin de her yıl bazı devlet adamlarının buraya gelip, çeşidi vaatlerde bulunması olduğunu anlatıyor. "Sonra hep hayal kuruyoruz evraklarımız gelecek, çalışabileceğiz, kendi evimiz olacak diye" "Gelenlerin tam olarak nereden geldiklerini biliyor musunuz?" diye soruyorum "Tam kendilerini anlatmıyorlar ama devletten diyorlar. Görüntüye göre devlet adamları gibi gözüküyorlar, bazen evraklar da gösteriyorlar. Gelenler size Türkiye'de hiçbir yardım olmayacak. Buradan gidin, çünkü burada devletten yardım görmeyeceksiniz diye açıkça anlatsalardı, o zaman insanlar yavaş yavaş kaçmaya çalışırlardı. Ama hep 'biz sizin kardeşiniziz. Biz bunu yapacağız onu yapacağız her şeyi yapacağız dediler' o zaman insanlar her sene bekliyor bir şey değişik olacak diye. Böyle sekiz sene geçti" diye anlatıyor... Anlıyorum ki bu kamptakiler her konuda istismara ve duygusal sömürüye son derece açıklar.
Kaynak:http://www.birgun.net/
LALE ERTUŞ Yazının ikinci bölümü yarın
Sakın hürriyetini isteme büyüklerin oyuncağı olursun, sense o küçücük varlığından olursun. En iyisi sen saklan, öyle bir saklan ki bilmesinler varlığını, görmesinler seni...
laleertus@gmail.com
Çeçenler: Hayalet yaşamlar LALE ERTUŞ (2)
Bir varmış bir yokmuş, evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, Çeçenya isminde bir ülke varmış. Bu ülkede genç erkekler ve genç kadınlar birdenbire kaybolurlarmış....
Mülteci hukukunu düzenleyen temel anlaşma 1951 Cenevre sözleşmesi. Cenevre sözleşmesi 2. Dünya Savaşı’nda Avrupa’da mağdur duruma düşen insanlar düşünülerek hazırlanmış bir sözleşme. Türkiye sözleşmeyi ilk haliyle yani sadece Avrupa ülkeleri için hazırlanmış hali ile imzalıyor. Zaman içerisinde sözleşmedeki coğrafi sınırlandırmanın kaldırılması ihtiyacı çıkıyor ve sözleşme 1967 yılında hazırlanan bir ek protokolle evrensel bir hale getiriliyor. Fakat sözleşmeyi daha önce imzalamış ülkelere ek protokolü kabul etme mecburiyeti getirilmiyor. Ek protokolü birçok ülke kabul ederken Türkiye kabul etmeyerek, sözleşmeyi ilk hali olan coğrafi çekisi ile birlikte kabul etmeyi sürdürüyor. Yani Türkiye sadece Avrupa Konseyi üyesi ülkelerinden gelen Mültecileri kabul ediyor. Avrupa ülkeleri dışından gelenler ise Mültecilik hakkına kavuşabilmek için Birleşmiş Milletler Mültecilik Yüksek Komiserliğine başvuruyor. Çeçenleri ise Türkiye’de en mağdur durumdaki mülteci grubuna sokan ise Türkiye’nin onları Avrupa ülkeleri dışından kabul etmesi. Bu durumda onların BMMYK’ ne başvurmaları gerekiyor. Ama BMMYK ise Çeçenistan’ı Avrupa Konseyi’ne dayanarak, Rusya Federasyonu’na bağlı olduğu için Avrupa ülkesi kabul ediyor ve Çeçen sığınmacıların başvurusunu Türkiye Devleti’nin kabul etmesi gerektiğini söyleyerek kabul etmiyor. Bütün bunlar da Çeçenleri hayalet bir yaşam sürdürmeye zorluyor.
Haciev ailesi
Kampın diğer sakinleri de altı kişilik Haciev Ailesi 2000 yılında savaş sebebiyle gelmişler Türkiye’ye. Savaştan önce belli ki güzel bir hayatları olan aile, savaşla birlikte her şeylerini Çeçenistan’da bırakmak zorunda kalmış.
“Savaş çıkmadan önce büyük bir evimiz vardı, toprağımız vardı. İşim vardı, arabam vardı. Param da vardı. Mutlu yaşıyorduk” diyor Supyan Bey
Üniversite mezunu olan Supyan Bey’in en büyük sıkıntılarıysa çalışamamak. Pasaportları yokmuş “olsaydı bile şimdiye süresi çoktan dolmuş olurdu” diyor. Kampta pasaportları olanlar ikametgâh çıkarabilmiş ama üzerinde çalışma izni yok yazıyormuş.
Çocuklar okula gidiyorlarmış ama kayıtsız olarak. Yani okuduklarına dair herhangi bir belge alma şansları yokmuş. Büyük kızları Alpatu “Eğer gidersem nasıl söylerim ben okudum diye” söyleniyor…
“Şartlar bu kadar kötüyken Çeçenistan’a dönmeyi düşünmüyor musunuz?” diyorum. Beraber Türkiye’ye geldikleri üç kişinin döndüklerini ve Türkiye’de ne işiniz var diyerek işkence edilip öldürüldüklerini anlatıyor Supyan Bey
Ve ekliyor Ruslar gitmeden dönmeyiz…
Oradaki çoğu akrabasının öldüğünden bahsediyor sonra. “Çocukları eşleri olan, çalışan, savaş istemeyen insanlardı onlar...” diyor
OLANLAR BU İNSANCIKLARA
Türkiye Cumhuriyeti Devletinden beklentilerini sorunca konu birden Putin’in 2004 yılında Türkiye’yi ziyareti sırasında çıkan Rusya ile Türkiye arasında ki Çeçen PKK pazarlığı dedikodularına geliyor.
"Türkiye Ruslarla araları bozulmasın diye bize yardım etmiyor. Ruslar “Eğer Çeçenlere yardım ederseniz biz de PKK ya yardım edeceğiniz” diyor.
Avrupa da çok Çeçen var onlara bir şey yapmıyorlar Türkiye’de sadece 1000 Çeçen var. Bunların büyük çoğunluğu çocuk. Rusların ne yapmalarından korkuyorlar. Ruslar PKK’ya yardım ediyor. Ama bize hiç kimse yardım etmiyor. Politik bizim durum” diyor.
Rusya ile pazarlık için kaç Çeçen lazım diye düşünüyorum. Anlaşılan bizim milli varlığımız ve bütünlüğümüz için Çeçen insancıklara ihtiyacımız var... Ne kadar Çeçen insancık temin edersek o kadar elimiz güçlü olacak.
Ben keyifle çocukların fotoğraflarını çekerken, Supyan Bey de daha önce gazeteci olarak kampa gelip fotoğraf çeken bazı insanların bu fotoğrafları Rusya’ya götürüp sattığını anlatıyor. Kulaklarıma inanamıyorum insanlar kendilerine nasıl da geçim yolları buluyorlar…
* * *
Lida’nın hikâyesi
Belkİ de o kampta en içimi sızlatan Lida’nın hikâyesi çünkü hâlâ bitmemiş, hâlâ devam ediyor.
10 yaşında 13 yaşındaki iki oğlunu bırakıp 6 aylık ve 5 yaşındaki çocuklarını yanına alarak, sahte pasaportlarla kaçak yollardan gelmiş Lida Türkiye’ye. Küçüklerin bilet masrafları daha az olduğu için sadece onları getirebilmiş.
Şimdi Çeçenistan'daki çocuklar büyümüşler, biri 17 diğeri 20 yaşında…
“Kaybolmalarından çok korkuyorum” diyor. Her gün arıyorum ‘anne alsana beni’ diyorlar.
Çok oluyor kaybolmalar. Erkekleri sevmiyorlar, Genç kadınları da sevmiyorlar Erkekler çıktığı zaman eve gelmiyor, kaybediyorlar” diyor.
Onları getirmek istiyor ama masrafları karşılanacak gibi değil. O da yapabileceği tek şeyi yapıyor, her gün iyi olup olmadıkları öğrenmek için arıyor.
Eşiyse geçen yıl birdenbire ortadan kaybolan kardeşini bulmak için her şeyi göze alıp Çeçenistan’a dönmek istemiş. Ama Gürcistan sınırında yakalanmış ve orada beş ay hapis yatmış. Şimdiyse geri dönecek parası olmadığı için oda Gürcistan da kalmış.
Paramparça olmuş aileleri, her biri bir tarafta yaşam mücadelesi verir hale gelmiş.
Lida ise iki küçük çocuğuyla birlikte, bu kampta mücadelesini veriyor. Küçük oğlunun görme problemi olduğu için bir yandan da onu tedavi ettirmenin yollarını arıyor. Doktora gitmişler ama tedavi masrafı çok tutmuş. Tam da tedaviye başlanması gereken yaşta ama zaman geçiyor” diyor Lida.
Haciev Ailesi duyduğum Rusya'ya fotoğraf gönderme hikâyesinden Lida da bahsediyor.
Birisinin siyah başörtü giydirerek fotoğrafını çektiğini ve Rusya’da yayınlattığını anlatıyor.
Kim çekti diyorum “bilmiyorum, gazeteci olduğunu söyledi“ diyor.
Lida “bizim ülkemizde de birçok kişinin kullandığı geleneksel arkadan bağlanan bir başörtüsü var ”diyor. Bu başörtüsünü Türkiye’de kimi insan açık kimisi kapalı bulmuş.
Lida da zaman zaman birileri gelince başörtüsünü farklı bağlamak zorunda kalıyormuş. Bir gün gazeteci olarak gelen birisi yine Lida'nın başörtüsünü önden bağlattırıp fotoğrafını çekmiş sonra “Türkiye’ ye kaçan Vahabiler” diye İnternet’te bir Rus sitesinde fotoğrafları yayınlanmış.
Lida’nın da Çeçenistan'a dönme şansı tamamen kaybolmuş... Kaynak:http://www.birgun.net/LALE ERTUŞ
DİASPORA’DA DURUM ve GÖREVLER
“Mümkün olabilen heryerde Abhaz dernekleri kurulmalıdır“ tespitinden yola çıkılarak, 21 Şubat 1995’de Hamburg Abhazya Dostluk Derneği (Had-Der) oluşturulmuştu. Bu şehirde yaşamakta olan altı Abhaz ailesi olarak temel amacımız, Abhazya ve Abhaz ulusu üzerine demokratik kamuoyunu bilgilendirmek ve böylelikle diğer uluslardan namuslu insanları da çalışmalarımızın içine çekmekti.. Bu perspektifle yola çıkıldığından kısa bir süre sonra, Türkiye için canını vermekten sakınmayan birçok Türk vatanseveri ve diğer uluslardan insana, Abhazların haklılığı kavratılmış ve dostlukları kazanılmıştır..
Bizler(Had-Der olarak) 13 senedir üstümüze düştüğünü düşündüklerimizi yerine getirmekteyiz.. Bugün ise Dünya’da ki hızlı siyasi değişimler nedeniyle, Almanya ve Hollanda’da çalışmalar yapan tüm Abhaz derneklerinin birleşerek, Avrupa Abhaz Dernekleri Federasyonu’nu oluşturmak ve sonra da Adige kardeşlerimizin kurdukları Federasyonlarla, Konfederasyon yaratma görevi kapımıza dayanmıştır.. Dünya geneli ve Avrupa özelinde, demokratik yollardan, daha fazla ses getirebilmenin yolunun, bu tür Sivil Toplum Kuruluşlarının çalışmalarından geçtiği -artık- kabul edilmektedir..
18 Kasım 2007 tarihinde kurulmuş bulunan, Avrupa Abhazya İnformasyon-Kültür Merkezi(AİKZE) bünyesinde ve dernekler içinde yürütülecek çalışmaların, ayrı-ayrı ama, aynı an’da yapılma zorunluluğu bulunduğundan, “Havada uçan kuşa bile ihtiyaç vardır“ saptaması, bu nedenle çok doğrudur.. Özellikle Almanya ve Hollanda’da ikamet eden ve “şartları uygun olan“ her Abhaz, var olan “yapıların“ içinden, istediği herhangi birine katılarak, katkı sunmalıdır.. Çalışmalara destek sunmak, şimdilerde “gerçek Abhazlığın ölçütü“ olarak görülmektedir.. Uğraşılara yardım etmek yerine; şu veya bu nedeni ileri sürerek, “darılıp“ kenara çekilen kardeşlerimizin, tekrar aktif hale gelmeleri, Anavatanımız Abhazya’nın çıkarına olacaktır.. Onları görevleri beklemektedir.. Bu kardeşlerimizin dışında kalan bazıları ise tembelliklerini, bazıları disiplinsizliğini, bazıları beceriksizliğini, bazıları korkaklığını ve bazıları da kariyer hastalığını gizlemek için, çalışmaların dışında ve “kendilerini dünyanın merkezi olarak görerek“ durmaktadır.. Bunların içinden bazıları da yalan söyleyerek, “gerçekleri“ çarpıtarak, öğrenmekten ve öğretmekten de kaçınarak ve de “Türkiye’yi satmakla mükellefim“ diyen, Abhazya düşmanı Gürcü Recep T.Erdoğan’ın çevresinden “kariyer ve ekonomik“ yarar umarak, biliçli olarak “YANLIŞ“ yapmaktadır..
Bizler, Avrupa’nın çeşitli şehirlerinde yaklaşık 40 senedir yaşamaktayız.. Torunları olanlarımız da vardır.. Buralarda yapılan toplantılarımızda bazı kardeşlerimiz, “Neden salonda Türk Bayrağı yok?“ diye, “kinayeli“ sorular sormaktadırlar.. Bazıları da “Türk devletini yıkmak istediğimizi“ ve “o nedenle Türk bayrağını asmadığımızı“ konuşmaktalarmış!.
Bizler, yıllarca Türkiye’de ve dışında Türkiye’nin bağımsızlığı yani namusu için mücade edenler-deniz.. Bizler ömrümüzü “Kahve köşelerinde, Meyhanelerde veya Karı-kız peşinde koşarak“ geçirmedik.. Bizler “Türkiye’ye ihanet edenlere karşı, üç Maymunu da hiç oynamadık.“ Vijdanlı ve namuslu kişiler olduğumuz için, Haksızlıklara, Hırsızlıklara, Sömürüye ve Türkiye’yi Emperyalistlere satmakta olanlara karşı, ölümüne mücadeleler verdik.. Hapishanelere düşenlerimiz, İşkencelere uğrayanlarımız ve Şehit düşenlerimiz olmuştur.. Bunlara rağmen bizler hep, Türkiye Cumhuriyeti devletini kuran, anti-emperyalistlerin çizgisinde olmaya devam etmişizdir.. Bu devlet, bu ülkeye ihanet edenlerin değildir. Bu devlet, namuslu Türkiye vatandaşlarınındır.. Yani bizimdir.. Bizler, Türkiye’yi satmaya kalkanlara, devleti yıkıp yerine, kafalarına göre bir “Şeriat devleti“ kurmaya çalışan kişilere ve Türkiye’yi emperyalist güçlere peşkeş çeken tüm hükümetlere karşı çıkmışızdır.. Çıkmaya da devam ederiz.. Çünkü kötülere ve kötülüklere karşı çıkmayanlar, Ekmeğini yediği Türkiye Cumhuriyeti devletine ihanet edenlerdir..
Bizler, Türk devletini yıkmak için değil, tam tersine, Türk devletini yok etmeye kalkışanlara karşı savaşmışızdır. Türkiye’yi gerçekten sevenler, bizleri çok iyi tanırlar..Onlar bizim can dostlarımızdır..
Bizler Türkiye ve halkı için, Türk derneklerinde ve Partilerinde yapılan çalışmalara, beynimizle, bileğimizle ve yüreğimizle katkılar sunduk.. Bunları Abhaz ulusal kimliğimizi koruyarak yaptık.. Abhaz olduğumuzu bilenler, bize “sonuna kadar“ güvenmişlerdir.. Bu nedenle de, Türk Vatansever örgütlenmelerinin hep tepelerinde olunmuştur..
Bizler, Türkiyenin namusunu koruma çalışmalarına katkı sunarken, Türk Kardeşlerimize hiçbir zaman “bu salonda Abhazya bayrağı neden yok“ demedik.. Çünkü o zamanlar “oralarda“ Türkiye’nin ve halkının çıkarları için bulunmaktaydık..
Şimdi ise bizler -son 22 yıldır- Diaspora’daki Kafkasya kökenliler ve Anavatanımız Abhazya için uğraşmaktayız.. O nedenle de bizim toplantılarımızda, Anavatanımızın bayrağı ve Abhazya’nın dostu olan ülkelerin bayrakları bulunur..
Bizler, Adige kardeşlerimiz, Türk, Kürt, Laz, Azeri, Alman, Gana’lı, Güney Koreli, Hırvatistanlı, Sırbistanlı, Polonyalı, Ukraynalı, Slovakyalı ve diğer milletlerden dostlarımızla birlikte, Abhazya Bayrağının asılı olduğu salonda, Abhazya milli marşımızı ayakta dinler ve Abhazya Şehitlerinin manevi huzurunda saygı duruşunda bulunuruz..
Türkiye devletini hainlerden korumak, her namuslu Abhazın da görevidir.. Çünkü bizler Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıyızdır.. Fakat “Türkiye benim Anavatanımdır“ demek başka şeydir.. Hürriyet Gazetesinin ön yüzünde, Türk bayrağının altında “Türkiye Türklerindir“ yazmaktadır.. ama bazı Abhazlar halen “Türkiye benim Anavatanımdır“ demeye devam ediyor.. Oysa bizleri herkes “Kafkasyalı“ olarak bilmektedir!. Türkler “Ne mutlu Türküm diyene“ diyor ama, aynı Abhaz “Ne mutlu Abhazım“ diyemiyor!.
Her millet kendi değerleriyle öğünürken, bir Abhaz neden kendi kültürüyle, tarihiyle, Anavatanıyla ve Bayrağıyla gururlanmıyor?. Bazı kardeşlerimiz, bu durumdaki kişilerin “klinik vaka“ olduğunu söylemektedir!.
Bizler her yerde “Biz Abhazız ve Anavatanımız da ABHAZYA’dır“ demekteyiz.. Bu gerçekleri, dile getiremeyen veya getirmeyen, Abhazlığıyla gurur duymayan, Abhazya için içi titremeyen ve Anavatanı ve halkı için çaba göstermekten kaçınan kişi, gerçek bir Abhaz sayılabilir mi?..
Dedemler 1878’de Gudautaya bağlı Jöndrıpş’den Anadoluya gelmişlerdir.. Babam ve ben Türkiye’de doğmuşuz.. Dedem “Vatanımız Apsnı’dır“ derdi. Babam da öyle söylerdi. 62 yaşındayım.. Yani Diaspora’da ki üçüncü kuşağım ve ben de aynı sözleri tekrarlamaktayım.. Oğlum ve Kızlarım da “Anavatanımız ABHAZYA’dır“ demektedirler.. Onlar ki Almanya’da doğmuşlardır ve Apsuvalıklarıyla da gurur duymaktadırlar..
Üçüncü kuşak olarak Türkiye’de yaşadığı için, Türkiye’yi Anavatanı olarak görenlerin, Avrupa’da yaşamakta olan Torunları -gelecekte- büyükleri gibi bir “mantık“ yürüterek, “Üç kuşaktır buradayım. Doğduğum ve doyduğum yer Almanyadır (veya Hollanda’dır) dolayısıyla da burası benim Anavatanımdır.“ diyecek olurlarsa, Dedeleri onlara ne söyleyecektir?.
Bizler “Doğal ve Politik asimilasyona karşı, tek kesin çözüm yolu Anavatana dönmektir“ diyenlerdeniz.. Bu nedenden dolayı da “Yaklaşık 40 Yıldır Anavatan’a dönüşü savunanlar var.. Siz de 22 yıldır aynı şeyleri söylüyorsunuz, neden halen Abhazya’ya dönmüyorsunuz?“ “dönüş-dönüş dediniz durdunuz, ben döndüm. Sizler neden hala dönmüyorsunuz“ diye bizlere soran kardeşlerimize, cevaplarımız, bugüne kadar hep şöyle olmuştur: “Bizim için dönmek çok kolaydır.. Söylendiği an döneriz.. Bizlerin sırt çantası herzaman hazırdır.. Bizim dönmemizden ziyade, düşüncemizin kabul görmeye başlaması önceliklidir.. Sizin dönmenize de çok sevindik.. İnşallah birgün Anavatanımız Abhazya’ya yerleşmek, bize de kısmet olacaktır..“
Ayrıca belirli nedenlerden, Anavatanımıza dönemeyecek kardeşlerimizin olduğu da sır değildir.. “Onların“ Abhazya için gerektiğinde Diaspora’da neler yapacakları, 2 Aralık 1995’de yayınlanan KB’nin bildirisinden bilinmektedir. “Onlar“ bizler için çok değerlidirler.. Çocukken söylediğimiz bir şarkıyı, sanki “Onlar“ yapmışlardır:
“..Orda bir köy var uzakta,
Gitmesek de, kalmasak da,
Abhazya Annemizdir.. Türkiye ise “Sütannemizdir.“ Sütannemiz de bizim için çok önemlidir. O nedenle de, Abhazya’ya ve Türkiye’ye ihanet eden Gürcü Recep T.Erdoğan’dan ve onunAntiKemalistParti’sinden, nefret etmekteyiz..
Dünya’nın hiçbir yerinde, Vatanına ve Milletine ihanet edenler kalıcı olamamışlardır.. Almanya’da Hitler, İtalya’da Mussolini ve Türkiye’de de Menderes’lerin nasıl “gittikleri“ bilinmektedir.. Önemli olan “Bunların“ gidişini hızlandırmaktır.. Çünkü hainler başta oldukları süre içerisinde, Anavatanımız Abhazya’ya ve Türkiye’ye düşmanlık yapmaya devam edeceklerdir..
“Türkiye’yi satmakla mükellefim“ diyen, Gürcü Recep T.Erdoğan’ın AntiKemalistParti’sinin kurduğu hükümete karşı çıkarak, Türkiye’nin bağımsızlığının ve ulusal onurunun korunması için mücadele eden milyonlarca Türk vatanseveriyle birlikte, mitinglere katılmak bu nedenle önemlidir. Bunu yapmak, demokratik güçlü bir Türkiye Cumhuriyetinin yaratılmasına katkı sunmak demektir. Onun içindir ki bizler “ancak, demokratik, güçlü ve gerçekten bağımsız bir Türkiye Cumhuri- yeti, Abhazya Cumhuriyetinin dostu olarak, ülkemize destek sunabilir..“ demekteyiz..
Çoğunluğumuzun yaşamakta olduğu Türkiye’de, etnik temelde Legal Parti kurmak yasaktır. Halkımızın ulusal-demokratik haklarının korunması ve iç dayanışmamızın yaratılabilmesi için, dernekler üstü bir yapı gerekmektedir.. Bu Teşkilatın yaratılmasıyla ilgili “büyüklerimizin bilgisi dahilinde“ olan öneri şudur:
Önce, yaklaşık 330 ana sülale, kendi içinden temsilcilerini seçecektir.. Bu temsilciler, biraraya gelecek ve orada kendi aralarından, gereken sayıda kişiyi, belirlenen organlara göndererek, kamu vijdanında yasallığı olan, örgütsel piramiti yaratacaklardır..
Thamateler Konseyi olarak isimlendirilebilecek bu Yapı, bulunulan ülkelerin yasalarının sınırlarını, demokratik yöntemlerle zorlayarak, Abhazya’nın ve toplumumuzun çıkarına olan çalışmaları planlayacak ve yönlendirecektir.. Müttefiklik ilişkilerinden, genel ve mahalli seçimlerdeki tavıra varıncaya kadar, bütün alanlar ve konularda karar alabilecek olan üst organın, Diaspora’nın tümünde her konuda -yaptırım- yetkisi olacaktır.. Böyle olduğu bilinen bir yapıyı; Türkiye demokrasi güçleri, düzen partileri ve hatta gericiler bile ciddiye alacaklardır.. Onlar böyle bir yapının onayını aldıklarında, oylarımızın tamamını “kapabileceklerini” hesap ederek, şartlarımıza “evet” diyeceklerdir.. Ortaya çıkacak sonuçlar, “insanlarımızın” Abhazya’nın ve Türkiye’nin yararına olacaktır..
Bugüne kadar “bu mantıkla teşkilatlanılamadığı” için, 1992’den itibaren başa geçen hükümetlerin hepsi, bizi önemsememişler ve bu nedenle de rahatlıkla, Abhazya’nın düşmanı, Faşist Gürcü yöne-timlerine yardıma devam etmişlerdir..
Bugün de, Anti-KemalistParti,“siyasi olarak örgütsüz Abhazları ve diğer insanları kandırarak“ yüksek bir oy oranı elde ederek, hükümet olmuştur.. Ve bunlar şimdilerde de, gözümüzün içine baka-baka, Faşist Gürcü yönetimini, Siyasi, Askeri ve ekonomik olarak desteklemektedir..
Gürcü Recep T.Erdoğan’ın kurduğu Anti-KemalistParti hükümeti, Abhazyanın bağımsızlığına karşı çıkarak, Faşist Gürcü yönetimine her alanda, var gücüyle yardıma devam ederken, 17 Şubat’da bağımsızlığını ilan eden, Kosova’yı hemen tanımıştır.. Şimdi soruyoruz:
-
1974’den bu yana Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin bağımsızlığını tanımayan ABD’nin ve AB’nin patronlarının isteklerini yapmak,Anti-KemalistParti’ye şeref mi kazandırmıştır?
-
Anti-KemalistParti’nin hükümeti “Kosova’nın bağımsızlığını, orada yaşamakta olan Türk kardeşlerimizin çıkarı için yaptık“ diyorsa, Abhazya’da yaşamakta olan onbinden fazla Türk ve biz Abhazlar için (biz de “kardeşiz“ ya!) neden kılını kımıldatmamaktadır?.
-
Bizler, AntiKemalistParti hükümetinin Abhazya’yı tanımasını zaten beklemiyoruz.. Çünkü “bu eşyanın tabiatına terstir..“ Ayrıca Rusya, ABD veya Almanya bizi tanıdığı an, onurlu ve tutarlı bir bir dış politikası olmayan “bunlar“ hemen “bizi tanıyacaklardır!“O nedenle “bunları“ muhatap almamıza gerek yoktur..
Daha evvel söylenmiştir ve yazılmıştır. Fakat bizler yine söylüyoruz..“Türkiye’yi Pazarlamakla mükellefim“diyen, Gürcü Recep T.Erdoğan’ın kurduğu hükümete,Anti-KemalistP arti’ye ve onların çevresine güvenenler, “söyle dostunu, söyleyeyim seni“ Türk atasözü üzerine, tekrar ve tekrar iyice düşünmelidir..
Büyük Ortadoğu Projesi kapsamında, Afrika’dan, Kafkaslara uzanan “tüm islam dünyasının“ sınırlarını zorla değiştireceğini açıklayarak, onbinlerce müslümanı öldüren ve daha da öldürmenin planlarını yapan ABD ile beraber çalışan, Gürcü Recep T.Erdoğan’ı “dindardır“ diyerek destek-leyenler “ya dünyadan habersiz bir zavallıdır, ya da hainlikleri tescil edilecek kimselerdir..“
Namusunu yitirmemiş tüm Apsuvalar sabırla bu gerçekleri kardeşlerimize, aktarmaya devam etmelidirler ki, sahtekarlar ve takiyyeciler, artık insanlarımızın iyi niyetlerini kullanamasınlar..
Saygıya layık olan büyüklerimize saygılar
Yiğit kardeşlerimize de sevgilerimizi sunuyoruz.
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|